tarih, tarihçiler tarafından yazının icadıyla başlatılır. her ne kadar şimdiye kadar arkeolojik çalışmalarla ulaşılmış buluntular üstünden adlandırılan yontma taş, cilalı taş, maden gibi dönemlemeler yapılsa da, yazı öncesi çok bilinemediğinden bir genellemeyle tarih öncesi diye adlandırılıp geçiliyor. halbuki yahudi aklının güncel tanınmış isimlerinden harari, okunası kitabı hayvanlardan tanrılara sapienste, bugün yeryüzüne yayılmış bulunan ve diğer insan türlerinin yok olmasında katkısı olduğunu düşündüğü homo sapienslerin, yüzellibin yıl önce doğu afrikada bir yerlerde var olduğunu yazar.

günümüzden beşbinikiyüz yıl önce sümerler kullanırlar, yazıyı ilk defa. harfler, bir veya birden fazlasının muhtelif dizilişleriyle oluştuğu için benzerliği nedeniyle çivi yazısı denir, sümerlerin alfabesine. muhtelif coğrafyalarda, özellikle doğanın etkilerinden korunmuş mağaralarda, bu tarihten çok daha önceki zamanlara tarihlenen resimler vardır, ama bunlara tam yazı demek ve ifade edileni doğrudan okuyabilmek mümkün değildir. bu gün, tarihi onikibin yıl geriye kadar götürdüğü söylenen şanlıurfa ilimizdeki göbeklitepede de durum aynıdır. burada ortaya çıkarılan kayaların üstünde var olan hayvan resimleri anlamlı bir karşılığa oturtulamamıştır.

yahudi tarihçileri, dinlerinin ilk peygamberi, ki bizim de kabul ettiğimiz peygamberlerdendir, musa aleyhisselamın dörtbin yıl önce yaşadığını ileri sürerler. bu teze, dinsel kaynakların en eskilerinin yahudilerden geldiği için çok fazla itiraz da yoktur. yaradanımız ilk kitabı musa aleyhisselam ile gönderir insanlığa. yahudilerin tora olarak adlandırdıkları, müslümanlarınsa tevrat dedikleri, bu kitaptan sonra yine yahudilik üstünden peygamberimiz davud aleyhisselama zebur verilir. bu kitap da mezmur olarak yer bulur yahudi kitaplarının arasında. sonrası ikibin yıl önce isa aleyhisselamla gelen incil ve peygamberlerin sonuncusu, ki dinimiz islamın peygamberidir, muhammed aleyhisselama, bindörtyüzelli yıl önce parça parça vahyedilen kurandır. ilk üç kitap sonraki zamanlarında tahrif edilmiştir, bize ulaşmadan önce, ama kuran, hem yazılarak hem ezberlenerek bozulmadan gelir. halen de böyledir.

kitabımız kuranda bize verilen haberlerden biri de bu kitaplardan önce peygamberlerden adem aleyhisselama on, şit aleyhisselama elli, idris aleyhisselama otuz ve ibrahim aleyhisselama on sayfa verildiğidir. bugün bunlardan bize ulaşan bir parça dahi kalmasa da biz hepsine inanırız ve iman ederiz varlıklarına.

tevrat ve zebur ibranice, incil aramice, kuran arapça indirilmiştir. diğer sayfaların dilini bilemiyoruz. bilemediğimiz bunların sadece dili değil üstelik. yaklaşık bile olsa tarihlerini de, kabaca da olsa içeriklerini de, yazılı olup olmadıklarını da bilmiyoruz. ancak bu genel bilgilerden hareket ederek sayfaların yazının sözde icadı öncesinde geldiklerini söyleyebilmek çok zor değil. ama ilk peygamber ve ilk insan olan adem aleyhisselamın homo sapiens mi yoksa harariden devam edersek ikimilyonbeşyüzbin yıldır dünyanın orasında burasında var olan diğer insan türlerinden mi olduğunu söyleyebilmek çok zordur.

çağdaş müslüman aklının, biliminsanlarıyla dinalimlerinin iki kanaldan getirdiği ve ortalama müslümanı şizofrenik bir ikileme soktuğu bu zor alanı, öyle ya da böyle tekleştirme mecburiyeti var. üç asırdır çözülemeyen bu sorunsalın diğer bileşenleriyle beraber varlığı, müslümanların her alanda geri kalmışlığının ve ne kadar çalışırsa çalışsın geri kalacağının en büyük nedeni, bence. bireysel ve toplumsal hayata vuran konularda kevni ayetlerin tespit, tedvin ve tefsirine yönelen her insan, vahyi ayetlerin etrafına örülmüş kanıtlanmış sonuçlardan çok yorumlanmış yığınların yorgunluğunda kalmaktadır. eleştirel düşüncenin terk edilerek icattan çok izahın hakim olduğu devirlerin yargıları son yüzyıllarda ilmin çıkılmaz dehlizlerine dönmüştür.

buralardan çıkarak etrafımıza baktığımızda insanlar, bölgesel veya küresel olarak depremler, seller, heyelanlar, çığlar, fırtınalar, yangınlar, yanardağ patlamaları ve hastalıklardan oluşan afetlerle yüzleşmek zorunda kalmıştır, var olduğu binlerce yılın içinde. kuranda insanların toplu ölümünlerine sebep olan, hemen her zaman onların şaşmışlıklarının ve azmışlıklarının üstüne gelen ve musibet olarak adlandırılan felaketler sayılmıştır. bazen gökten yağan ve yerden taşan sularda boğulan insanlar, bazen bir çığlığın etkisinde kurumuş yapraklar gibi yere serilmişlerdir. bazen yerin çökmesiyle toprak altında kalırken, bazen yerin fışkırmasıyla küllerin içinde boğulup kaskatı kesilmişlerdir. kimileri kuşların tepelerine bıraktığı ufacık taş parçalarıyla erirken, kimileri rüzgarın savurduğu taşlarla yok olmuşlardır.

isa aleyhisselamın doğumundan bir yüzyıl bile geçmeden, vezüv yanardağının iki günlük faaliyeti neticesinde tamamen kül altında kalan pompei şehri, binaltıyüz yıl boyunca unutulmuştur. üç kıtaya yayılan toprakları ve düzenli örgütlenmiş ve donatılmış lejyonerleriye o yüzyıllarda dünyanın en güçlü ve en organize devleti olan roma imparatorluğu dönüp bakmamıştır pompeiye ve unutulmaya bırakmıştır. bunun nedeni, bu şehrin sakinlerinin insanlık ötesi bir zevk ve haz toplumu oluşlarıyla ilahi olarak cezalandırılmışlığın kabüllenilmişliği midir, bilmiyoruz.

peygamberimiz muhammed aleyhisselamın doğduğu yıl, fil vakası adıyla tarihe mal olan olayda, kabeyi yıkarak bölgede gerçekleşen ticareti kendi hükümranlığı altında bulunan yemene taşımak isteyen ebrehenin, çok güvendiği filiyle beraber tüm ordusunun, mekke topraklarında ebabillerin taşıdığı küçücük taşlarla nasıl yerle yeksan olduklarını hem kuran haber veriyor bize, hem de arap söylenceleri.

salgınlar da diğer afetler gibi insanlığın yeryüzündeki yapıp ettiklerini etkilemiş; onların yaşam tarzlarını, yönetiliş biçimlerini, düşünce yordamlarını ve insan ve eşya tasavvurlarını değiştirmiştir. çağlar boyunca veba, kolera, tifüs, çiçek ve grip gibi salgınlar nerdeyse hiç eksik olmamıştır yeryüzünde.

son binyıllara baktığımızda, yüzlercesinden öne çıkanlardan ilki, miladi ikinci yüzyılın ikinci yarısında çinde ortaya çıkan veba salgınıdır. ülkeyi üçyüz yıldır yöneten ming hanedanlığı, salgına eklenen kuraklık ve çekirge afatıyla yüzde otuzları bulan insan kaybının sonucunda qing hanedanlığının baskınına uğrayarak tarihten silinmiş ve çini modern zamanlara kadar yöneten yeni hanedanlığın önü açılmıştır.

miladi ondördüncü yüzyılın ortasında çin ve orta asyadan başlayan veba, moğolların, kırımda cenevizlilere karşı vebadan ölmüşlerin cesetlerini mancınıklarla şehrin içine atmalarıyla, ki muhtemelen tarihteki insan kaynaklı ilk biyolojik savaştır bu, avrupaya taşınmış ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. avrupa coğrafyasında ondokuzuncu yüzyıla kadar zaman zaman değişik bölgelerde çıkan bölgesel alevlenmelerle devam eden ve kara ölüm olarak tarihe geçen bu salgının neticesinde çok yönlü sonuçlar çıkmıştır. bu hastalık üzerinden toplumlara büyük bir zulüm üreten roma katolik kilisesi etkinliğini kaybederek yeni mezheplerin oluşumuna zemin hazırlamıştır. aynı süreç azalan nüfusla beraber işgücünün değerini artırarak feodal sistemin çökmesine sebep olmuş ve nakit temelli yeni bir ticaretin oluşmasını sağlamıştır. işgücünün pahalanması sermayeyi zamanla yeni arayışlara zorlamış ve teknolojik yaklaşımlar gelişmiştir. buradan sanayileşme çıkmış ve uzak deniz seferlerinin yapılabilir hale gelmesi coğrafi keşifleri üretmiş, bu da sömürgeciliği ortaya çıkarmıştır. bugünün avrupasının zenginliği, işte bu sömürgeciliğin dört kıtada sürdürülmesinin bir sonucudur.

amerikanın keşfinden sonra buraya giden avrupalılar, beşeri varlıklarıyla yerel halklara doğrudan ölüm saçarken, taşıdıkları hastalıklarla da yaptıkları zulmü tamamlamışlardır. başta çiçek olmak üzere, veba, sıtma ve kolera salgınlarının da etkisiyle tahminen altmışmilyon olan kıta nüfusu, kısa zamanda yüzde doksanının ölümüyle beş altı milyonlara gerilemiştir. batı aklı, bu işgücü kaybının telafisi için afrikadan köle ticaretine başlayarak bambaşka bir sömürüyü daha tarihe mal etmiştir.

ondokuzuncu yüzyılın hemen başında napoleon bonaparte, kuzey amerikadaki sömürgelerinde kendisine karşı çıkan isyanları bastırıp haitiyi de tam kontrol altına almak üzere gönderdiği ellbin kişilik ordusundan, çıkan sarı humma salgını nedeniyle ancak üçbin kişi geri dönebilince, hakimiyeti altında bulunan bütün sömürgelerini henüz yeni kurulmuş olan amerika birleşik devletlerine satmak zorunda kalmıştır, ki bu satışa konu olan alan, birleşik devletlerin toplam yüzölçümünü ikiye katlamıştır.

yine ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, berlinde düzenlenen bir konferansla afrikayı aralarında paylaşan avrupa devletlerinin işini aynı dönemde afrikayı kasıp kavuran sığır vebası oldukça kolaylaştırmıştır. zaten hücuma geçen avrupalılar için, hayvanlarının yüzde doksanını kaybederek tarımsal faaliyetleri yapamaz hale gelince, ölmeden yaşayabilmek için düşünebildikleri her yere göçe başlayan afrikalılar, yenilmesi kolay düşmanlar ve yurtları da, yutulması kolay lokmalara dönüşmüşlerdi. bu hayvansal salgının gerçekten kendiliğinden mi çıktığı, yoksa hukuk tanımaz avrupalıların bilerek mi ürettiği, akılları hep kurcalayan bir sorudur.

ispanyol gribi ise bir bahsi diğerdir. birinci dünya savaşının son yıllarında amerikada başlayan salgın, bütün dünyaya yayılarak nerdeyse yetmişmilyon insanın, ki o yıllarda dünyada yaşayan toplam nüfusun yüzde onbeşidir, ölümüne sebep olmuştur. dönemin savaş koşullarında diğer devletlerde var olan matbuat üzerindeki sansür nedeniyle salgının varlığının ilk defa savaşın dışında kalan ispanyada açıklanması adını belirlemiştir. o yıllarda, osmanlıyı da etkileyerek edebiyat eserlerine giren salgının, ağırlık merkezlerinden biri de hindistan olmuştur.

bunlar gibi tarihte görülmüş yüzlerce salgına sebep olan bulaşım hastalıklarına karşı aşılamanın varlığı, ikibinikiyüz yıl önce çinde var dense de, modern anlamda aşı, ilk defa ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında osmanlı toplumunda çiçek hastalığına karşı yapılan işlemin avrupada da uygulanmasıyla bilim dünyasında yer almaya başlamıştır. bunlardan yola çıkarak doktor olmaması sebebiyle yapılan tüm eleştirilere rağmen ilerleyen louis pasteurun çabalarıyla da, hızla geniş uygulama alanlarına kavuşmuştur. aynı şekilde hastalıklara karşı tedavi edici veya belirtilerini azaltıcı olarak ilaçların bulunması ise, ancak yirminci yüzyılla tarihlendirilebilir.

şüphesiz hastalıklar, insanlığın varlığıyla beraber başlamıştır ve insanoğlu yaşadığı dönemlerde açlığını gidermek için nasıl bir yaşam kurgusu yaparak hareket ettiyse, içsel veya dışsal etkilerle oluşan hastalıklarına karşı da hem kendi vücudunun imkan ve kabiliyetleri, hem de dünyada var olan diğer imkan ve kabiliyetleri kullanarak bir mücadelenin içinde olmuştur. gerek kutsal kitaplar ve gerek yazılı tarih kaynakları incelendiğinde, gerekse arkeolojik çalışmaların sonucunda elde edilen buluntuların değerlendirilmesinde, bunu açık seçik görüyoruz. kaldı ki çok uzun asırlardır hastalık profesyonellerinin varlığına şahidiz ve yazdıkları da kütüphanelerimizi dolduruyor.

ancak yeryüzünün değişik bölgelerinde, o bölgenin fırsatları ve ihtiyaçları çerçevesinde gelişen ve sürdürülen bu gün geleneksel, tamamlayıcı olarak isimlendirmek zorunda kaldığımız tıp uygulamalarının, son yüzyılda giderek batının sanayileşme sonucunda geliştirdiği tıp yaklaşımının karşısında gerilemesinin esas nedeni, bulaşım hastalıklarına karşı üretilmiş aşı ve kimyasalların görece başarısıdır. insan bedeninin diğer hastalıklar için de tedavi ürünleri ve yaklaşımları geliştirilmiştir ama en büyük başarı bulaşım hastalıklarında görülmüştür.

tıp alanında görülen bu başarı, gıda, ulaşım ve barınma teknolojilerinin gelişmesiyle beraber ortalama insan ömrünü uzatmıştır. bu uzamaysa, dünyanın bütün zamanlardan daha fazla kalabalıklaşmasına sebep olmuş ve geçmiş yüzyıllardan ve çağlardan günümüze kalmış yaşama normlarını ve yordamlarını tartışmaya açmıştır. buna son yüzyıllarda bilgi üretiminde başat hale gelen ve bilgiyle geliştirilen yeni teknolojilerin imkan haline getirdiği fırsatları ilahi veya beşeri her hangi bir ahlak normuna dayamaksızın zayıfın ve güçsüzün aleyhine kullanarak elde ettiklerinden küresel bir hakimiyet çıkaran modern aklın sömürgen tavır ve yaklaşımlarını ekleyince, giderek yaşanmaz bir dünya var olmuştur.

diğer toplumlarda var olsa da, sözde gelişmiş toplumlarda çoğalan genetik hastalıklar, metabolik hastalıklar, dolaşım, solunum, endokrin ve sindirim hastalıkları ve hepsinden öte kanserler, tabiatın ve insanlığın verdiği sinyallerdi. ama kimse satın almadı bu sinyalleri ve tam tersine bunların tedavileri üzerinden iletişim ve bilişim mecralarındaki kasıtlı yönlendirmelerle bireyselleştirilmiş ve dünyevileştirilmiş insanlara, bilgi, ilaç, cihaz ve malzeme satışlarıyla küresel adaletsizlik daha da derinleştirildi. öyle ki bu gün dünya gelirinin yarısı otuzu bulmayan insana aitken dünya nüfusunun en zengin yüzde birinin serveti geriye kalan yüzde doksadokuzun servetine eşittir. hakeza, gelişmiş ülkelerde aşırı gıda tüketimine bağlı şişmanlık toplumsal tehdit haline gelmişken afrika ve asyada milyonlarca insan her yıl tedavi edilebilir hastalıklar nedeniyle ölmektedir.

yakın tarihin ilk sinyallerinden biri, yirminci yüzyılın son çeyreğinde gelişen hiv virüsüne bağlı aids hastalığıdır ki, bugüne kadar altmışmilyondan fazla insanın ölümüne sebep olarak kendisini ortaya koymuştur. temelde cinsel temaslarla yayılan hastalığın, tek tanrılı dinlerin öğretilerinin tersine yapılan cinsel yaklaşımlarla çoğaldığı bilimsel bir gerçeklik olarak tespit edilmişken, insanlık ve küresel egemenler, cinselliği alınacak tedbirlerle normalleştirmeye yanaşmaksızın, hastalık nedeni olan virüse karşı aşı ve ilaç araştırmalarına yoğunlaşıp milyonlarca dolarlık arge karşılığında milyarlarca dolarlık satış yaparak yaşam tarzlarından tavize yanaşmayacaklarını ortaya koymuşlardır. ebole, görece afrikada kalsa da kuş gribi, mers ve sars hastalıkları, covidondokuzdan önce kapının çalınmasıydı. her ne kadar postacı kapıyı iki kere çalar gibi sinemadan genel kültürümüze akmış bir metoforik mottomuz varsa da, bu kez postacı kapımızı ikiden fazla çalmasına rağmen biz hep duymazdan gelmişdik. ama gelecek olan geldi ve bizi bütün bir yeryüzünde, gelişmiş bütün alışkanlıklarımızın, üretilmiş bütün imkanlarımızın, kurulmuş bütün ilişkilerimizin ötesinde, evlerimizde oturmaya mahkum etti. hastalık, ne kral kraliçe, ne başkan bakan, ne patron ceo, ne zengin ünlü dinlemeden herkese eşit muamele yapıyor. Herkes kapıların ardında titreyerek sıra ona gelmesin diye dizlerin üstünde dua ediyor. ötesi, romada meydanda cemaatle namaza duran müslümanlara hristiyanlar acemice secdeye kapanarak eşlik etmeye çalışıyor.

göründüğü kadarıyla covidondokuz etkisini ve korkusunu bir süre daha devam ettirecek. çinden başlayan hastalık önce ağırlık merkezi olarak avrupayı seçti. gelecek çağın ana dinamiklerinden olacağı beklenen avrupa birliği, bir aya varmadan tuzla buz oluverdi. herkes kendi derdine düştü. sınırlarını birbirlerine haber bile vermeden kapattılar. hatta birbirlerinin tıbbi ürünlerini çalmaya giriştiler. yani yağma devletler arası başladı. henüz topluma inmediyse de inecek. bugünlerdeyse ağırlık merkezi amerika birleşik devletlerine kaydı. orada şimdilik süreci federal hükümet yönetiyor gibi görünüyor ama günler içinde nelere şahit olacağız bilemiyorum. ama eyaletlerin birbirlerine sınırlarını kapatarak ayrışmaya yönelmesi, halen marketlerde tuvalet kağıdı, su gibi ürünlerin etrafında şekillenen çatışmaları aşıp yüksek ölçekli toplumsal yağmalamalar dönüşmesi ve hapishane isyanları gelişebilecek tetiklenmeler. bekleyip göreceğiz.

diğer ülkelerde de benzeri hareketlenmelerin gelişeceğini düşünüyorum.

son üçyüz yıldır dünyayı yöneten yahudi aklı hangi hesapların içinde, biraz da ona bakmak lazım. küresel zenginliği yahudilerin elinde tutmak için geliştirilen para ve bankacılık sistemi artık işlerliğini kaybetmiştir. uzun yüzyıllar sikkeye/paraya dönüşmüş değerli madenlerle yapılan ticaretin büyümesiyle, eldeki altın stoklarının değeri çerçevesinde basılmış paralarla ekonominin sürdürülmesi işlerine gelmeyince, ikinci dünya savaşı sonrasında, muhtemel rakiplerin tümünün zayıflığından istifade eden yahudi aklı, karşılıksız para çıkarmayı tüm devletlere zorla kabul ettirdi ve dünyanın tüm birikimlerini bankacılık sistemiyle sömürerek bugüne geldi. ama bugün başta konakları amerika olmak üzere dünyanın borçları o kadar büyüdü ki toplumlar yemeyip içmeyip sadece çalışsalar ve borç ödeseler bile borçlarını makul bir sürede ödeyebilir olmaktan uzaklaştılar. bu gerçekliğe eşlik eden gelir dağılımındaki adaletsizlik artık her toplumun taşıyabileceği bir yük olmaktan çıktı ve hong kong, londra, paris gibi yerlerde toplumsal itirazlar yükselmeye başladı.

süreci kontrol altına almak isteyen yahudi aklı bankacılığı tamamen ortadan kaldırarak teknoloji temelli bir para sistemiyle tüm ekonomiyi kontrol altına alma hevesinde. on yıldan fazladır denenen ve büyütülen blockchain teknolojisiyle şekillendirilmiş para sistemi artık hazır ve kullanıma amade. tıpkı altına dayalı sistemin değiştirilmesi gibi küresel bir zafiyet anı bekleniyor.

peki, bu blockchain nedir. blockchain, temelde bir bilgi saklama modelidir. bu sistemde bir bilginin saklandığı merkez veya merkezler yoktur. her şey, her yerdedir. yerkürenin herhangi bir yerinden bir insan herhangi bir aygıt aracılığıyla sisteme kendini isbatlaması şartıyla işlem yapabilir. bırakın altını veya parayı, kredi kartına bile gerek yoktur.

yeryüzündeki tüm mal ve hizmetlerin de parasal bir karşılığı olduğundan bunlarla ilgili var olan veya geliştirilebilecek tüm süreçlerin de aynı teknoloji içinde sürdürülmesi ve saklanması son derece önemlidir. çünkü bu yordam çeşitliliği, çeşitler arasında geliştirilmesi gereken entegrasyonları, birleştirme temelli dönüşümleri ortadan kaldırarak iş ve işlemlere hız kazandıracaktır. yani her şey yahudi gözünün önünde yahudi aklına yüklenecektir.

tabidir ki milyarlarca insanın, milyarlarca aygıtla yaptığı milyarlarca işlemin oluşturacağı bilgi akışının gerçekleşebilmesi için akış kanallarının da hızlandırılması ve engelsizleştirilmesi gerekmektedir. gsm iletişimi için hazırlanan beşg tam da bunun içindir. evlerimizde bulunan mikrodalga fırınlar üçyüz megahertz ile üçyüz gigahertz dalga boyunu kullanarak çalışırlar. halen kullandığımız wifi cihazları ve gsm iletişimi ikivirgüldört ve beş gigahertz dalga boyunu kullanmaktadır. daha bunların bile canlı organizmalar üzerindeki etkileri çok irdelenip çözümlenmeden beşg, yirmisekiz ve üstü gigahertz dalga boyunu kullanacak olmaklığı itibariyle büyük tartışmalara kapı açmıştır.

ayrıca insanın bizatihi kendisinin izlenmesi de kurulması için çalışılan yeni sistemin önemli bir bileşenidir. etrafında dönen para, mal ve hizmetlerin takip ve kontrole alındığı insanın bunun dışında kalması her zaman muhtemel sorunları ortaya çıkarır. kaldı ki george orwell bindokuzyüzseksendörtte bu konunun önemine işaret etmiştir. bunun sağlanabilmesi için de hep elimizde veya cebimizde taşıdığımız cep telefonundan öte, insanla daha bütünleşik iletişim yongasına ihtiyaç duyulmaktadır ki bedeni sadece gittiği mekanlar, konuştuğu konular ve insanlar, izlediği her nevi mecranın ötesinde bedeni işlev ve çıktıları da doğrudan izlenebilsin. o da, son günlerde çokça dile getirilip yazıldığı gibi deri altına yerleştirilmiş çiptir.

bunu gerçekleştirdikleri anda, artık her şeyiyle kontrol altına alınmış beşerin, ne yapıp ne yapamayacağını, kendisine sadece görsel, işitsel, kokusal yaklaşımlarla bilinç ve bilinçaltına mesajlama yoluyla yaptırabilirlikten öte bedenin bütün iş ve işlevleriyle dikte edilebilir olacaklardır. mesela, iyisinden bakalım, diabeti olan kıymetli bir işçinin gözü vitrindeki şöbiyete kayarsa, söz konusu çip üzerinden üretilen elektriksel bir impulsla vücudun nörolojik sisteminin uyarılmasıyla salınımı sağlanacak nörotransmitterlerle veya endokrin sistem üzerinde salgılatılabilecek hormonlarla uyarılıp engellenebilir. kötüsünden düşündüğümüzde diğer yapılabilecekler veya yaptırılabilecekler artık sizin hayal dünyanızın genişliğine kalmış. ben istesem binlerce sayfa yazabilirim.

her şey hazır olduğuna göre geriye kalan bütün bunları yeryüzündeki her insana ve her devlete kabul ettirebilecekleri bir korku tünelinin yaratılması. her afet, her savaş muhtemel değişikler için birer fırsattır. her depremden sonra dünya bozuluyor diye lafa girenler de bu fırsatı kullanmak isteyenlerdir ama akıllarının küçüklüğü hedeflerinin küçüklüğünü belirlediğinden çoğu zaman başarısızdırlar. oysa bugünlerde yaşadığımız covid19 salgını kara ölüm gibi, ikinci dünya savaşı gibi, hatta onlardan büyük bir fırsatı sırtlamıştır. tek yapılması gereken binbir dolap ve desiselerle üretilip büyütülmüş iletişim mecraları ve şartlandırılmış insanlarla bunu korku tüneline çevirmek.

bu korku tüneli giderek dünyayı kaplıyor. meydanlar boşaldı, yollarda nerdeyse kimseler yürümüyor. ölümler arttıkça da genişleyip uzayacak, tünel. yahudi aklı, süreci hızlandırmak için, gelişmiş ülkelerden siyah ceset torbalarını üst üste yığıp çektiği görselleri her mecradan boca edecek, gözümüze ve kulağımıza. ta ki titreyişlerimiz artsın hanemizin içinde.

bu yahudi aklının tek çözemediği şey bizim ölüme olan vurgunluğumuz. hep yaşamaya kilitlenmiş yahudi aklı, hep ölüme kilitlenmiş müslüman aklını çözemiyor, çözümleyemiyor. çözümsüzlüğün içinde boğuldukça da, daha çok müslüman öldürüyor.

biz biliriz ve iman ederiz ki yeryüzünde olan hiç bir şey sebepsiz ve sonuçsuz değildir. ve olanların görülen, duyulan, koklanan, tadılan ve dokunulan sebep ve sonuçlarından öte, sebep ve sonuçları vardır. bunları ancak rabbiyle barışık akıl ve izan sahipleri fark edebilir. covid19 dahi bilinen ve bilinmeyen sebep ve sonuçlar içermektedir. elbette hepsi aşikar olacak, düşünüp yazdıkça veya görüp yaşadıkça.

ölüme doğumla nişanlanmışlar olarak kadınımız erkeğimiz, çoluğumuz çocuğumuz, gencimiz yaşlımızla gidenlerimiz gidecek, kalanlarımız evrensel mücadeleyi kuşaktan kuşağa taşıyarak kıyamete kadar sürdürecektir. her zamankinden daha diriyiz. kavgaysa kavga, dövüşse dövüş, savaşsa savaş; hoş gelsinler, safalar getirsinler..

 

04.04.2020