Biz, covid19 pandemisinin yarattığı korku üstünden geliştirilecek büyük değişimleri konuşur ve neler olabileceğini tartışırken, sanırım onlar birer birer devreye alınmaya başlandı. Zaten, hayatımızın vazgeçilmezi haline gelen, sosyal medya ve başka iletişim sistemlerinin, görüntülü hizmetlerini hızla içselleştirdik. Şimdi yenileri girdi gündemimize. Kimisi bir kısayol gönderiyor, kimisi bir şifre; birden, değil ülkemizin, dünyanın dört bir yanından insanlarla göz göze geliveriyoruz, ekranların gerisinden. Mikrofonu kapat, kamerayı aç derken saatlerimiz tükeniyor habire.

Bu dönemde, gayretli bir hocamızın entelektüel paylaşımlar için kurduğu ve oldukça ekabirlerden oluşan bir grubun, görüntülü sistem üzerinden akşam geç saatlerde günaşırı gerçekleştirdiği etkinliğe katıldım, geçenlerde. Beklediğimin üstünde, üç basamaklı sayılara ulaşmış bir katılımcı yoğunluğuyla karşılaştım. Takım kravat hazır olan insanları görünce çok merak edip, tüm katılımcıları dolaştım, bir bir. Bu tarz etkinlikler için en iyi görüntüyü verebilecekleri ev köşesini hazırlayanları fark ettim, mesela. Ortalama bilgisayar ve telefonlardan bağlananların görüntüleri genelde ters armut gibiyken, onlarınkiler kamera açısını doğru ayarladıklarından çok düzgündü. Kütüphanesine sırtını dayayıp ben okumuş yazmışım diyen de vardı, bir hat veya ebru tablosunun altına kurulup ben de sanattan anlar ve sanata para veririm diyen de. Olağanüstü bir adaptasyon yeteneği gösterdikleri için tebrik ettim kendilerini, sessizce. Ayrıca, deseni dışa dönük fincanından kahvesini yudumlayan; uzunluğu ve kalınlığıyla ‘ben Havana’dan geldim’ diyen purosunu tüttüren; ve televizyonlarda görmeye alıştığımız, eliyle çenesini artistik bir biçimde tutarak düşünceli ve üretken adam portresi veren; de vardı. Tabii bolca da, Veronica Roth’un filme de alınmış olan üçlü distopik romanlarınından fırlamış ‘uyumsuz’.

Başa dönüp devam edersek, düne kadar paralı veya kısıtlı olan bazı hizmetler, sınırlı süreli veya sınırsız ve dahi ücretsiz olarak internet üzerinden erişime açıldı hızlıca. Herkesin bildiklerinin ötesinde, farklı müzik siteleri yeryüzünde üretilmiş her türlü ses parçasını, bir veya birkaç tıkla emrine amade kıldılar. Mesela, birkaçına girip baktım. Yok yok. Dinleyen insanın gecesi gündüzüyle yüzlerce hayatını dolduracak kadar eser var.

Yerli yabancı değişik kurum ve kuruluşlar, arşivlerinde sakladıkları filmlerden bir kısmını limitsiz olarak ulaşıma açtılar. Hazır eve kapanmış sığırcık yavruları boş durup depresyona girmesinler diye düşünmüş olsalar gerek. Yoksa yarınlarda salgın biter de yeniden dışarı çıkarsak ne üretim motivasyonumuz kalacak, ne tüketim.

Bir de onlarca müze var yine internete açık, üçyüzaltmış derece kameralarla çekilmiş görsellerle desteklenmiş. Buralarda yer alan 2d veya 3d görsellerin üzerine, ilgili konular veya kısayol uzantıları işlenmiş olduğundan, korkunç bir hız veriyor insana, o anda öğrenmek istediği görseller ve nesnelerle ilgili bilgilere ulaşımda.

Beni en çok ilgilendirense, kitapların pdf formatında indirilebilir olarak sunumları oldu. Bazı kütüphaneler sınırlı gün veya sınırlı sayıda fırsat verirken bazıları da sınırsız davranıyorlar. Bu sitelerin birinde seksenmilyon kitap var ve her saniye iki yeni kitap ekleniyor. Bu sürece, çok yakın arkadaşlarımız da destek veriyorlar, bilerek veya bilmeyerek. Bırakın bu hizmetleri açan sitelerin liste yapılmış adreslerini, tüm gruplarıyla ve arkadaşlarıyla paylaşmalarını, indirdiği yüzlerce kitap, dergi, ansiklopediyi doğrudan gönderenler de var. Her ne kadar bazı arkadaşlarımız, ya bunların telif hakkı yok mudur, izinsiz kullanmak caiz midir, durduk yere bir kul hakkı da çıkar mı başımıza gibi, insanı zorlayan sorular sorsa da, genel olarak gördüğüm, sürecin büyük bir hüsn-ü kabüle mazhar olduğu. İnsanlar, okuyacak olsun olmasın, aylardır güneş altında kavrulan mezopotamya topraklarının su çekmesi hızında yüklüyorlar, gönderilenleri. Ben bile katıldım sürece, birazcık olsa da.

Ama, düşündükçe bu işten tırstım. Öncelikle bu yaklaşım, geleneksel kitap süreçlerini rafa kaldırabilirliği itibariyle çok sıkıntılı geldi bana. Bilirsiniz ya, kitap işinde yazardan okuyucuya onlarca aşamada, eliyle, koluyla, gözüyle, aklıyla, fikriyle insanlar vardır ve yaptıkları üzerinden, tarifsiz derinlikte bir insani ve entellektüel etkileşim oluşur. Bu yeni yordamlar, bu süreçleri çok kısaltıyor ve bilişimciler gibi duyumsuz insanlara dayanıyor. Bu tarafı itibariyle de, binlerce yılda oturmuş bir ekosistem yok ediliyor. Şimdi bunu matbaa makinasına karşı çıkan İstanbul uleması ve yazıcılarının itirazlarıyla eşitleyebilirsiniz tabii. Ama ben söyledim ve söylediğimden vazgeçmeyeceğim.

Sonra, gelecekte hasbelkader yazar olan birinin, ürettiği bir eserini, kopyasının hızlı üretilebilirliği nedeniyle doğrudan satamayacağına göre nerden para kazanacağını düşündüm. ‘Herhalde’ dedim, ‘pdf’in indirilme süresince dayatılmış reklamlardan’, kendi kendime. O durumuysa, insanların, ihtiyacı olmayan mal veya hizmetlerin ihtiyaç haline getirilerek satışı için iknası olarak gördüğüm reklamı, baştan yadsıyan zihnimle, ben ve biz algılarıma yönelmiş bir başka tehdit olarak hissettim. Burada da birileri ‘sen merak etme, biz onu dijital dünyada öyle takip ederiz ki, parasını -daha doğrusu ücretini diyelim- ödemeyen hiç kimseye yar etmeyiz’ diyecektir mutlaka. E, ben insanın bu kadar kontrol altına alınarak tercihsizleştirilmesine ve belirlenmişlerin zordayatım altında tükettirilmesine de itiraz ediyorum, yukarıdaki gerekçemle.

Ayrıca bugün kitap pdf’lerinin yaygınlaşması ve okumanın giderek bu kanal üzerinden, başta okutucularla olmak üzere elektronik mecralardan yapılır hale gelmesi, ekitapların yaygınlaşarak tek mecraya dönmesidir ki, bu da internete açık olan bütün belleklerdeki kitaplarda yer alan bilgilerin istendiği anda istendiği biçimde değiştirilebilirliği hatta silinebilirliği demektir. Bu da, yaşadığı sadece kırkaltı yıla, nerdeyse on insan ömrü sığdırmış, George Orwell’ın 1984’ünde tanımladığı ve uyardığı dünyadan bir bileşendir. Ve ben buna itirazımı yıllar önce zaten edip kendimce bir hayat tasarlamıştım.

Ama modern yahudi aklının bize biçtiği yaşam, düşüncelerimizle değil duyularımızla yaşanacak bir etkinlikler dizisi. Dolayısıyla getirip getirip önümüze dayadıkları her şey, duyularımız üstünden beynimizde limbik sisteme hitap ediyor. Korteksimizin ancak duyularımızın etkileşimini sağlayacağı kadar kullanılmasını istiyorlar. Üzerinde çalıştıkları en önemli duyumuz da görmemiz. Yukarıdaki tüm gayretlerde bu yönde. Hatta bazı çalışmalar bile yaptırıyorlar, sonucu baştan belli, sadece görseli görülen bir yemeğin kokusu ve tadı hissedilebiliniyor diye. Çöl ortasında elimize tutuşturdukları bir resimle, tüm duyumsanmışlıklarıyla bir yağmur ormanında hissetmemizi istiyorlar. Bu gidişle normalde beynimizin üçte ikisini oluşturan korteksimiz kullanılmamaktan incelecek ve biz de düşünmeyen, muhakeme yapamayan, irade gösteremeyen, düşünsel algı oluşturamayan hayvanlara döneceğiz. Gerçi, yapay zekayı biraz ilerletince, düşük maliyetleri yanında, hızlı öğrenebilirlikleri, kolay tedavi edilebilirlikleri, sorunsuz ve süresiz çalışabilirlikleri itibariyle muhteşem bir alternatif olarak robotları üretecekler ve bizi öldürecekler ya.

Yani, benim gelecek tasavvurumda hiç yer almayan mecralara ve yordamlara akıyor hayatım. Direnmek mi lazım sürece keçi olup, uysal uysal kabullenmek mi koyun gibi, çokça düşünüp duruyorum. Bir yörük olarak keçiyi sevmekliğimden olsa gerek damarlarım geriliyor, daha üstlere tırmanıp doğru karara varabilmek için.

Şimdilik direnmeye karar verdim, bilesiniz. Her ay belli sayıda korsan baskı bile olsa gerçek kitap almayı sürdüreceğim, kararım gereğince. Okumasam bile, elimde tutup okşayacağım; açıp koklayacağım kağıdını ve mürekkebini, gonca güllerle dolu bir bahçede gezer gibi. Kim bilir belki Hafız’ın kabri olan bahçeye döner dünyam da, bin atlı akıncıyla çocuklar gibi şen ve şakrak, dev bir orduyu yeneriz ak tolgalı beylerbeyinin emrinde Tuna’dan atlayarak.

Sen de gelmez misin, yanı sırama?

 

02.05.2020